Yeni mezunlara…Yoksa maaşı hevesle beklemenin modası geçti mi?

Biraz karışık bir yazı olacak baştan uyarması… Umarım kafası karışmışlar için yararlı olur :)

2000’ler öncesinde üniversitede okurken Davranış Bilimleri Enstitüsünde part-time çalışırdım. Hayatımın finansal açıdan en güzel seneleriydi. Babamdan harçlık, dayımdan burs alırdım. Üstüne de part-time çalıştığım yerden neredeyse her ay gelen bonuslar. Param neredeyse hiç bitmezdi. Evet harcamalarım görece az, beklentilerim daha da azdı belki ama bu gelenlerle mutluydum işte.

Ofiste küçük bir odamız vardı. Fotokopi odası olarak konumlandırılmış, içinde her türlü kağıdın olduğu bir depo. İşte o küçücük odanın kapısının arkasında bir kağıt asılı idi. Üzerinde benim adım, işe hangi günler geldiğim ve kaç saat çalıştığım yazılı idi. Her gittiğimde işten çıkarken bu kağıdı doldurur, hevesle ay sonunda zarfın içinde alacağım paranın miktarını hesaplardım. Önce saatleri toplardım, sonra da saat ücretimle çarpardım. Öyle cep telefonunda hesap makinası da yok, çaktırmadan girerdim hesap makinamla odaya.

O hevesimi dün gibi hatırlıyorum. Üniversite sonrası 15 yıldan fazla süredir çalışıyorum. Full time da çalıştım, danışmanlık yapıp günüme ya da ayıma göre para da kazandım, üniversitede ders verip yine saat hesabı para da kazandım ama o kapının arkasındaki minicik para kadar, o saatleri toplayıp çarpmak kadar hiçbirinden o keyifi alamadım. Neden diye düşündüğümde suratıma çarptı. Çünkü o minicik işyerinde o kadar özgürdüm ki. Bazen bana telefon açarlardı bu hafta gelebilir misin diye? Bazen de ben açardım, Cuma günü dersim iptal uygunsa ben geliyorum diye haber verirdim önceden. Gittiğimde benden istenenler, ihtiyaçlar söylenirdi. Şu sınavların sonuçlarını bu excel’e geçir, şunları kontrol et, dosyala gibi. Ama bazı günler iş çabuk biterdi. Ee oraya kadar gitmişim kapının arkasına 6,7 saat yazmak yerine 3 saatçik yazmak işime de gelmiyor, o zaman da ben gözlerimi dört açar, etraftaki herşeye iş potansiyeli gözü ile bakar, yapabileceğim işleri bir bir çıkarırdım. Kısaca maddeler, bir kağıda yazar, sonrada 2 yöneticime götürürdüm bu listeyi. İçlerinde onlar için anlamlı, öncelikli işler varsa (boş döndüğüm hiç olmadı) günün geri kalanında yapacağım iş netleşirdi, ben çalıştığım köşeye geri döner, akşam iş çıkışında da keyifle çalıştığım saati yine kapının arkasındaki o çok değerli kağıda yazardım.

Acaba hangisi idi bu kadar keyif veren diye şimdi düşünüyorum. Benim daha üniversite öğrencisiyken bulunduğum iş yerinde ihtiyacı gözlemleyip yöneticilerime kabul ettirebilmem mi, yoksa bu gözlemin sonunda cebime giren ekstra bir kaç kuruş mu? Bence her ikisi birden. Hatta daha da ileriye götürüp biri olmadan diğeri olmaz da diyebilirim.


Yine bizim üniversite dönemimizde DBE’nin başını çektiği firmalar bankalar için büyük sınavlar düzenlerlerdi. Uzman yardımcılığı, Müfettişlik giriş sınavları gibi. Tüm arkadaşlarım bu sınavlara girdi çıktı. Bir hevessiz bendim etraftaki. Bankaların eğitim olanakları, sundukları 16 maaş’lı paketler çok cazipti. Bir de P&G, Unilever gibi dünya devlerinde çalışmak istemek vardı ki, aslında bir kaç sene önceye kadar eski modası devam ediyordu. Şimdi bakıyorum da üniversiteden mezun olanlar elbette global oyuncularda, dev holdinglerde şansını deniyorlar ama bir çoğu kendi girişimini kurmanın peşinde koşturuyor. Girişime cesaret edemeyenler ya da ekibini kuramayanlar da çoğu zaman yurtdışı eğitim ve çalışma olanaklarının peşinden gidiyor.

Eğer kurumsal bir adım atacaksanız ilk işiniz için alacağınız tekliflerde bunlara mutlaka dikkat edin!

  • Size hangi sorumlulukları verecekler? Hangi kaslarınızı kuvvetlendirme imkanı bulacaksınız?
  • Yapacağınız işi ekipteki birinden öğrenme fırsatınız olacak mı? Yoksa tek başınıza okyanusa mı atılacaksınız?
  • Size kendinizi geliştirebileceğiniz eğitim imkanı sunulacak mı?
  • Sizin pozisyonunuz ilk defa mı açılıyor? Daha önce açıldıysa sizden önce işe alınana ne olmuş? Kendini geliştirip, pozisyon mu değiştirmiş? Yoksa bir başka şirkete kapağı mı atmış?
  • Maaş konusu da önemli. Tamam hayat pahalı, kanın kaynıyor, gezmek, eğlenmek istiyorsun. Ama şimdi alacağın %10 fazla maaş için, yarınlarda alabileceğin o güzel imkanları kaçırma. Para önceliğin olsun ama bari ilk iş için önceliğin olmasın…


İş hayatımda en iyi 2 öğüdü aynı kişiden aldım. Semih abimin kariyerimin en başında verdiği bu iki öğüdü zaman zaman aklımdan çıkarmış gibi yapsam da hiç unutmadım. Bence zamansız öğütler :)

  • Ne yapıyorsan en iyisini yap. Örneğin cam sil. Ama o kadar iyi cam sil ki; cam silinmek denildiğinde akla hemen senin ismin gelsin.
  • Zaman zaman bazı pozisyonlar daha havalı durabiliyor. Oysaki o pozisyonun (ismin, ünvanın altında) gün içerisinde o işi yapmanızı sağlayan küçük işler çok önemli. O küçük işlerden ne kadar keyif alıyorsanız, bu işte sizin için o kadar doğrudur.

Peki son bir öğütte bendenizden…

Kurumsal kariyerimde şimdiye kadar 7 farklı şirkette çalıştım, kariyer değişikliği kararını alırken de hep önümdeki karara değil, bir sonraki adıma odaklandım.

  • Bu şirkete, pozisyona geçmek bana bir sonraki adımda ne kazandırır?
  • Bana hangi nitelikleri kazandırır? Bir sonraki adımı kolay bulmamı sağlar mı?

Bence bu da hala aynı. Elbette bundan 5 yıl sonra bile tam zamanlı çalışmanın oranının düşeceği günler yaşayacağız. Kariyer adımı (şirkete, pozisyona değil de) yerine projeye ve görevlere bakarsak bence bu öğütte hep geçerli olacak gibi :)

Yolunuz açık olsun…

Mutlu bir insan olun…